Biz dedik;
-“Herşey olacağına varır!”
Allah c.c dedi ki;
-“İnsan için ancak, çalıştığı vardır!” Necm suresi- 39
Biz dedik ;
-''Nasipse olur, kısmetse odur..''
Allah c.c dedi ki;
-''Biz her insanın kaderini, kendi çabasına bağlı kıldık." (İsra Suresi. 13)
Sonra oturduk, kendi beceriksizliğimize kader deyip ağladık...
Ne güzel buyurmuş Geylani hazretleri;
-Allah’ın takdirini O’nun aleyhine delil yapmayın; Çalışın, çabalayın...
alıntılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Ekim 2012 Salı
23 Ağustos 2012 Perşembe
Çöl Masalıdır Ayrılık
çöl masalıdır ayrılık çocuğum
kuma karışır, yol alır ayrılanlar çöle
kervanlar geçer.heybeleri kahırla yüklü kervanlar,tepinir dururlar yüreklerin hemen üstünde
aşk;
kocaman eksilmektir çocuğum
sen bunu upuzun trenler gibi düşün, trenler kadar büsbüyük bir eksilmek
gırtlağında ibrahim`in bıçağıyla yaşar sevdalılar
ama sen korkma. melekler var
ağrır birden geri teper çocukluktan kalma yaralar
bak.. senin dizlerinde , benim kalbimde aynı yara var
tutamaz ayrılanlar hayatın rengarenk uçurtmasından
ama sen sıkı tut, bırakma sevincin pamuk ipliğinin ucundan
aşk;
şu kadar ölmektir çocuğum,sen bunu gökyüzü gibi düşün
minareler,kuleler gibi koskocaman
yekparedir insan sevmezden evvel. tamdır,eksilmemiştir henüz
sen bunu çarşıdan aldığın nar gibi düşün
bir tane. eve gelince hani bin tane
..tane tane,gez,göz,arpacık ve tetik ve parça parça
o tekerlemedeki nara döner ayrılanların yüreği
kan kırmızısı dökülmüş ,üstelik ömrü saçılmış
senin pencerene konan minimini bir kuştur aşk çocuğum
al yine de içeri ,ama üşüme
ve sonra unut onu
usul usul sızar sevdaya düşerken ayrılığın da zehri
sen bunu aynı anda bir havuzu dolduran iki ayrı musluk gibi düşün
yok yok kapatma gözlerinin vanasını..
bırak yağsın bulutlar
izin ver fırtınaya
nerdeymiş çocuğum.. hanimiş?hanimiş bulut..
bak asıl şimdi başlıyor tufan!
kuma karışır, yol alır ayrılanlar çöle
kervanlar geçer.heybeleri kahırla yüklü kervanlar,tepinir dururlar yüreklerin hemen üstünde
aşk;
kocaman eksilmektir çocuğum
sen bunu upuzun trenler gibi düşün, trenler kadar büsbüyük bir eksilmek
gırtlağında ibrahim`in bıçağıyla yaşar sevdalılar
ama sen korkma. melekler var
ağrır birden geri teper çocukluktan kalma yaralar
bak.. senin dizlerinde , benim kalbimde aynı yara var
tutamaz ayrılanlar hayatın rengarenk uçurtmasından
ama sen sıkı tut, bırakma sevincin pamuk ipliğinin ucundan
aşk;
şu kadar ölmektir çocuğum,sen bunu gökyüzü gibi düşün
minareler,kuleler gibi koskocaman
yekparedir insan sevmezden evvel. tamdır,eksilmemiştir henüz
sen bunu çarşıdan aldığın nar gibi düşün
bir tane. eve gelince hani bin tane
..tane tane,gez,göz,arpacık ve tetik ve parça parça
o tekerlemedeki nara döner ayrılanların yüreği
kan kırmızısı dökülmüş ,üstelik ömrü saçılmış
senin pencerene konan minimini bir kuştur aşk çocuğum
al yine de içeri ,ama üşüme
ve sonra unut onu
usul usul sızar sevdaya düşerken ayrılığın da zehri
sen bunu aynı anda bir havuzu dolduran iki ayrı musluk gibi düşün
yok yok kapatma gözlerinin vanasını..
bırak yağsın bulutlar
izin ver fırtınaya
nerdeymiş çocuğum.. hanimiş?hanimiş bulut..
bak asıl şimdi başlıyor tufan!
6 Ocak 2012 Cuma
Korkuyor ve Utanıyorum
13-14 yaşlarındaki kızlarııızın evliliğinin dinsel gerekçelerle toplum nazarında olağanlaştırılmasından,
50-55 yaşlarına gelmiş çocuklarımızın emeklilik için önünde aşılmaz bir dağ gibi duran yıllara dayanamaıip adı konmamış bir köleliğe mahkum edilmesinden,
Türk toplumunun örf adet ve geleneklerinin korunması adı altında oluşturulacak devlet güdümlü ahlak timlerinin sokaktaki kadınlara kılık kıyafet dayatmasından,
Hastalıkların tedavisi için bilimsel yolların terk edilip din adı altında hâlâ hurafelerden medet umulmasından,
Gelir dağılımındaki adaletsizliğin yığınları fakirleştirip, camii avlularında aşevleri adı altında oluşturulacak birimlerin insanları namaz karşılığı bir tas çorbaya muhtaç etmesinden,
Dinsel gerekçelerle coğrafyanın hamiliğine soyunup, maneviyatın kişisel hırslara tahvil edilerek askerlerimizin bir hiç uğruna kurban edilmesinden,
Asgari ücret ve emekli ayliklarinin 30 somun ekmeğe denkleştirilip, fakirliğin cennet belirtisi olduğu inancının kökleşmesinden,
Tarihten süzülüp gelen, bizi biz, yapan, Türk yapan, Anadolulu yapan kök kültürlerimizin batıl inanç, paganizm suçlamalarıyla itibarsızlaştırılarak, çöl kültürüne mahkûm edilip, köksüz yığınlara dönüştürülmesinden,
Hak, adalet, eşitlik, mücadele, şeref ve haysiyetin sadaka, kanaat, şükür, rıza, sadakatle yer değiştirmesinden,
Cennet - cehennem, ödül - ceza sarmalında bunaltılarak, çocuklarımızın akıl ve vicdanlarının dinsel otoritelere teslim ettirilmesinden,
İçinde bulunduğu tüm bu çaresizlikleri kendi iradesiyle yenebileceğini unutup dayanılmaz acılarını dindirmek için maneviyatla süslenmiş binaların mermer eşiklerine yüz sürmesinden,
korkuyorum!
Ve;
Oğullarım ve kızlarımın bu muhtemel perişan geleceklerini görmeme rağmen,
devletin verdiği 50 yaş emekliliğini sus payı, rüşvet gibi kabul edip sustuğum için,
hastane kuyruklarında ve avanta kömürlerin dumanlarında zehirlenip ölmediğim için,
döverler, söverler korkusuyla onların geleceğini savunamadığım için,
kendimden ve insanlığımdan utanıyorum!..
Not: Yazı beni çok etkiledi. Yazardan blogumunda paylaşmak için aldım. Severek kabul etti ama ne yazıkki adını paylaşmak istemedi.
50-55 yaşlarına gelmiş çocuklarımızın emeklilik için önünde aşılmaz bir dağ gibi duran yıllara dayanamaıip adı konmamış bir köleliğe mahkum edilmesinden,
Türk toplumunun örf adet ve geleneklerinin korunması adı altında oluşturulacak devlet güdümlü ahlak timlerinin sokaktaki kadınlara kılık kıyafet dayatmasından,
Hastalıkların tedavisi için bilimsel yolların terk edilip din adı altında hâlâ hurafelerden medet umulmasından,
Gelir dağılımındaki adaletsizliğin yığınları fakirleştirip, camii avlularında aşevleri adı altında oluşturulacak birimlerin insanları namaz karşılığı bir tas çorbaya muhtaç etmesinden,
Dinsel gerekçelerle coğrafyanın hamiliğine soyunup, maneviyatın kişisel hırslara tahvil edilerek askerlerimizin bir hiç uğruna kurban edilmesinden,
Asgari ücret ve emekli ayliklarinin 30 somun ekmeğe denkleştirilip, fakirliğin cennet belirtisi olduğu inancının kökleşmesinden,
Tarihten süzülüp gelen, bizi biz, yapan, Türk yapan, Anadolulu yapan kök kültürlerimizin batıl inanç, paganizm suçlamalarıyla itibarsızlaştırılarak, çöl kültürüne mahkûm edilip, köksüz yığınlara dönüştürülmesinden,
Hak, adalet, eşitlik, mücadele, şeref ve haysiyetin sadaka, kanaat, şükür, rıza, sadakatle yer değiştirmesinden,
Cennet - cehennem, ödül - ceza sarmalında bunaltılarak, çocuklarımızın akıl ve vicdanlarının dinsel otoritelere teslim ettirilmesinden,
İçinde bulunduğu tüm bu çaresizlikleri kendi iradesiyle yenebileceğini unutup dayanılmaz acılarını dindirmek için maneviyatla süslenmiş binaların mermer eşiklerine yüz sürmesinden,
korkuyorum!
Ve;
Oğullarım ve kızlarımın bu muhtemel perişan geleceklerini görmeme rağmen,
devletin verdiği 50 yaş emekliliğini sus payı, rüşvet gibi kabul edip sustuğum için,
hastane kuyruklarında ve avanta kömürlerin dumanlarında zehirlenip ölmediğim için,
döverler, söverler korkusuyla onların geleceğini savunamadığım için,
kendimden ve insanlığımdan utanıyorum!..
Not: Yazı beni çok etkiledi. Yazardan blogumunda paylaşmak için aldım. Severek kabul etti ama ne yazıkki adını paylaşmak istemedi.
23 Aralık 2011 Cuma
60 Saniye İnternette Neler Oluyor?
Çok güzel bir infografiğe rastladım. Sevgili Serbay tweetlemiş. Ben de bir nevi bu veriyi kaydetmek amacıyla bir post hazırlamayı düşündüm. Hem uzun zamandır çok uzak kaldım paslandım. Kendimi unutmayayaım. (:
Bakın 60 saniyede internette neler oluyor. Buyrunuz efendim:
Bakın 60 saniyede internette neler oluyor. Buyrunuz efendim:
22 Kasım 2011 Salı
Yaradan' a dönmek Pişmek demekmiş
“Bu dünya bir ağaca benzer; biz de bu alemdeki yarı ham, yarı olmuş meyveler gibiyiz. Ham meyveler, dala iyice yapışmıştır, ağaçtan kolay, kolay kopmazlar. Çünkü ham meyve köşke, saraya layık değildir ki. Fakat oldu da tatlılaştı, dudağı ısırır bir hale geldi mi, artık dallara iyi yapışmaz hemen düşüverir. O baht ve ikbal yüzünden adamın ağzı tatlılaştı mı insana bütün cihan mülkü soğuk gelir. Bir şeye sımsıkı yapışmak, bir şeyde taassup göstermek hamlıktır.”
Hz Mevlana
Fatmanur Erdoğan'ın paylaşımıydı bu. Ben de sizinle paylaşmak istedim. Kendisine teşekkür ederim. Nefes almak için bir ara vermiş oldu bana. Nefes almak gerek yoksa ölmeye pek uzak sayılmayız her bir saniye. O yüzden alabiliyorken almak gerek o günün nefesini.
Hz Mevlana
Fatmanur Erdoğan'ın paylaşımıydı bu. Ben de sizinle paylaşmak istedim. Kendisine teşekkür ederim. Nefes almak için bir ara vermiş oldu bana. Nefes almak gerek yoksa ölmeye pek uzak sayılmayız her bir saniye. O yüzden alabiliyorken almak gerek o günün nefesini.
3 Kasım 2011 Perşembe
Cemal Süreyya - Gitmekle Gidilmiyor ki...
| Harun KARA' ya teşekkürler |
Gitmekle gitmiş olamazsın;
Gönlün kalır,
Aklın kalır,
Anıların kalır.
C.Süreyya
P.S. Lisede bir kız vardı aynı benim gibi. Gökkuşağı gibiydi. Ama renklerini saklattmışlardı. Renklerini bulması ümidiyle...
10 Ağustos 2011 Çarşamba
Yeditepe Üniversitesi' nden "Sosyal Medya Yönetimi" Yüksek Lisans Programı
Sosyal Medya nereden nereye? İlk tanıştığımda bu olguyla henüz üniversite öğrencisiydim ve yaptığım bir staj esnasında tanışmıştım. Ne yazık ki okulumda gündemi takip eden o kadar yenilikçi hocalarım yoktu. Şimdi ise birçok üniversitede sertifika programları, lisans programları açılıyor bu konuda. Bunlardan en dikkatimi çekense Yeditepe Üniversitesi' nin açtığı yüksek lisans programı oldu. Yeditepe Üniversitesi zaten hali hazırda sosyal medyayı en etkili kullanan üniversitelerden biri. Şurada blogundan siz de bazı detayları alabilir, profesyonel bir bakış açısıyla hangi sosyal ağlarda bulunduklarını görebilirsiniz.
Program hakkında bilgi veren programın kurucusu ve yürütücüsü Doç. Dr. Aykut
ARIKAN, “Sosyal Medya Yönetimi günümüzün modern işletmesinin temel süreçlerinden
biri haline geldi. Bu süreçte, üretim, pazarlama, satış, insan kaynakları vb. bir dizi temel
işletme süreci, kendini yeniden tanımlamaya başladı. Bunun nedeni, Sosyal Medyayla birlikte
yaşanan temel kırılmanın, bilgi tüketicisinin aynı zamanda onu üreten haline gelmesi, yani
tüketim ve üretim süreçlerinin iç içe geçmesinden oluşan yeni bir sürecin ortaya çıkmasıdır.”
diyor. Sosyal Medyada, değişik nedenlerden dolayı yönetilemeyen markaların büyük bir
yıkımla karşılaşacağını vurgulayan ARIKAN, bu durumun üstesinden gelmek için, Firma ve
Marka Stratejisi’yle, Sosyal Medya Stratejisinin hizalanması gerektiğini kaydediyor.
Yeditepe Üniversitesi Sosyal Medya Yönetimi (MBA) Yüksek Lisans Programı’nın,
bu yeni işletmecilik ve marka yönetimi ihtiyacına yanıt oluşturmak amacıyla, Sosyal Bilimler
Enstitüsü İşletme Anabilimdalı altında bir uzmanlık alanı olarak yapılandırıldığını açıklayan
ARIKAN, program, iş dünyasındaki değişik kademelerde, Sosyal Medya Yönetimi’yle
ilgilenen ve bu alanda ilerlemeyi hedefleyen profesyonellerle, alanın günümüzde ortaya
çıkmaya başlayan uzman/yönetici profiline hitap ettiğini belirtiyor.
Programdaki dersler, bu yaklaşım çerçevesinde çeşitlilik gösteriyor. İlk
dönemde, “Sosyal Medyada İçerik ve İfade”, “Sosyal Ağlar ve Ağ Temelli İş
Modelleri”, “Çevrimiçi İtibar Yönetimi: Sosyal Medyanın Yasal Yönleri & Etik”, “Sosyal
Salgınlar ve Viral Döngüler” ile “Sosyal Medya Pazarlaması” başlıklarında beş ders yer
alırken, bunu ikinci dönemde, “Bilgi Yönetimi & Wikiler”, “Sosyal Medya Araştırmaları: Takip
ve Söylem & Duyarlılık Analizi”, “Kitle İstihdamı (Crowdsourcing) & Sosyal İçerik”, “Sosyal
CRM & Değişen Müşteri Deneyimi” ve “Sosyal Medyada Çeşitliliği Yönetmek: Kültürlerarası
İletişim” izliyor. Öğrenciler, Yaz okulunda alabilecekleri “Etkenler & Kritik Kitle” ve “Sosyal
Mobilite: Konum Temelli Sosyal Medya” adlı iki ders ve bir Bitirme Projesi’yle, toplam bir yıl
içinde mezun olabiliyorlar.
Programla ilgili tüm detaylara, programa giriş koşulları ve iletişim bilgilerine; Yeditepe Üniversitesi'nin web adresinden “Öğrenci adayları” bölümü - “Öğretim” başlığının altında yer
alan “Lisans Üstü” linki - Sosyal Bilimler Enstitüsü başlığından ulaşabilirsiniz.
Program hakkında bilgi veren programın kurucusu ve yürütücüsü Doç. Dr. Aykut
ARIKAN, “Sosyal Medya Yönetimi günümüzün modern işletmesinin temel süreçlerinden
biri haline geldi. Bu süreçte, üretim, pazarlama, satış, insan kaynakları vb. bir dizi temel
işletme süreci, kendini yeniden tanımlamaya başladı. Bunun nedeni, Sosyal Medyayla birlikte
yaşanan temel kırılmanın, bilgi tüketicisinin aynı zamanda onu üreten haline gelmesi, yani
tüketim ve üretim süreçlerinin iç içe geçmesinden oluşan yeni bir sürecin ortaya çıkmasıdır.”
diyor. Sosyal Medyada, değişik nedenlerden dolayı yönetilemeyen markaların büyük bir
yıkımla karşılaşacağını vurgulayan ARIKAN, bu durumun üstesinden gelmek için, Firma ve
Marka Stratejisi’yle, Sosyal Medya Stratejisinin hizalanması gerektiğini kaydediyor.
Yeditepe Üniversitesi Sosyal Medya Yönetimi (MBA) Yüksek Lisans Programı’nın,
bu yeni işletmecilik ve marka yönetimi ihtiyacına yanıt oluşturmak amacıyla, Sosyal Bilimler
Enstitüsü İşletme Anabilimdalı altında bir uzmanlık alanı olarak yapılandırıldığını açıklayan
ARIKAN, program, iş dünyasındaki değişik kademelerde, Sosyal Medya Yönetimi’yle
ilgilenen ve bu alanda ilerlemeyi hedefleyen profesyonellerle, alanın günümüzde ortaya
çıkmaya başlayan uzman/yönetici profiline hitap ettiğini belirtiyor.
Programdaki dersler, bu yaklaşım çerçevesinde çeşitlilik gösteriyor. İlk
dönemde, “Sosyal Medyada İçerik ve İfade”, “Sosyal Ağlar ve Ağ Temelli İş
Modelleri”, “Çevrimiçi İtibar Yönetimi: Sosyal Medyanın Yasal Yönleri & Etik”, “Sosyal
Salgınlar ve Viral Döngüler” ile “Sosyal Medya Pazarlaması” başlıklarında beş ders yer
alırken, bunu ikinci dönemde, “Bilgi Yönetimi & Wikiler”, “Sosyal Medya Araştırmaları: Takip
ve Söylem & Duyarlılık Analizi”, “Kitle İstihdamı (Crowdsourcing) & Sosyal İçerik”, “Sosyal
CRM & Değişen Müşteri Deneyimi” ve “Sosyal Medyada Çeşitliliği Yönetmek: Kültürlerarası
İletişim” izliyor. Öğrenciler, Yaz okulunda alabilecekleri “Etkenler & Kritik Kitle” ve “Sosyal
Mobilite: Konum Temelli Sosyal Medya” adlı iki ders ve bir Bitirme Projesi’yle, toplam bir yıl
içinde mezun olabiliyorlar.
Programla ilgili tüm detaylara, programa giriş koşulları ve iletişim bilgilerine; Yeditepe Üniversitesi'nin web adresinden “Öğrenci adayları” bölümü - “Öğretim” başlığının altında yer
alan “Lisans Üstü” linki - Sosyal Bilimler Enstitüsü başlığından ulaşabilirsiniz.
3 Mayıs 2011 Salı
Kimsesiz Hiç Kimse Yok

Hiç kimse yok kimsesiz
Herkesin var bir kimsesi
Ben bugün kimsesiz kaldım
Ey kimsesizler kimsesi
Kimse aradığım yollarda
Kimsesizlik kimsem oldu
Dinsin artık hicranın cana
Kimse aradığım yollar
Kimsesiz kimselerle doldu
Avnî (Fatih Sultan Mehmet)
İstanbul'un Fatihi Sultan II. Mehmet'in vefatının 530. yılı.
Not: Şiirle ilgili bazı spekülasyonlar varmış. Twitter'dan bir takipçim uyardı. Şiir Fatih'e ait olmasa dahi ben kendisi anmış oldum. Bilgisi olan paylaşabilirse çok sevinirim.
19 Ocak 2011 Çarşamba
Bir Keresinde..
Bir keresinde çok kırıldım,
Hüzün döküldü yerlere..
Basmamak için üzerine,
Adımlarımı dikkatli attım..
Bir keresinde nefret ettim,
Öfke çöktü gökyüzüne..
Kötülük yapamam diye,
Nefes almaktan vazgeçtim..
İnince en derinlere,
Fazladan bile çok sevmekti,
Kötü hissetmelerin sebebi..
Ama sen gittin ya bir keresinde,
Her şeyi bilen ben,
Ne yapacağını bilmez halde,
Sensizliğe tutunamadığından,
Çökmüş bir harabe..
Oğuzhan Ontürk
Canım Ozzyciğimi uzun zamandır göremiyorum. Yaklaşık olarak Taksim'deki Mano kapandığından beri diyebilirim. Kendisiyle Facebook'ta şiirlerini paylaştıkça iletişim kurar oldum. Ne kadar kötü bir arkadaşım tanrım. Bu paylaştığım ise son şiiri. Sizin de beğeneceğinizi umduğum tüm şiirlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Mutlu Günler...
Betül KARA
10:40, Çarşamba
19 Ocak 11
Hüzün döküldü yerlere..
Basmamak için üzerine,
Adımlarımı dikkatli attım..
Bir keresinde nefret ettim,
Öfke çöktü gökyüzüne..
Kötülük yapamam diye,
Nefes almaktan vazgeçtim..
İnince en derinlere,
Fazladan bile çok sevmekti,
Kötü hissetmelerin sebebi..
Ama sen gittin ya bir keresinde,
Her şeyi bilen ben,
Ne yapacağını bilmez halde,
Sensizliğe tutunamadığından,
Çökmüş bir harabe..
Oğuzhan Ontürk
Canım Ozzyciğimi uzun zamandır göremiyorum. Yaklaşık olarak Taksim'deki Mano kapandığından beri diyebilirim. Kendisiyle Facebook'ta şiirlerini paylaştıkça iletişim kurar oldum. Ne kadar kötü bir arkadaşım tanrım. Bu paylaştığım ise son şiiri. Sizin de beğeneceğinizi umduğum tüm şiirlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Mutlu Günler...
Betül KARA
10:40, Çarşamba
19 Ocak 11
14 Ocak 2011 Cuma
Kanatılmış Sözcükler Kitabı
Bugün readerımı okurken nefis bir yazıyla karşılaştım. Çok kıskandım. Öncelikle yazıyı görmeme vesile olan Mumin Erakbaş' a teşekkür ediyorum. Ardından da bu yazıya blogunda yer veren Cansu Köseoğlu'na...
Yazı Süveyda Ölüdeniz' e ait. Süveyda, 35 yaşında Çanakkale’den katıldığı farklı bir öykü yarışmasında birinci seçildi. ‘Kanatılmış Sözcükler Kitabı’ adlı öyküsünü ve onu farklı kılan; Şizofreni Dernekleri Federasyonu tarafından şizofren hastaları arasında düzenlenen bir yarışmada birinciliği alması. Çok fazla sözle sizi yormadan hikayeyi paylaşmak isterim.
Ben deli değilim
Benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar
İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım, yanılmışım
Delirmeye bile hakkınız yok burada
Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabed değil midir?
Değilmiş
İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi
Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil miyim?
Bunun için kapatmadınız mı beni buraya?
Elektro şoklar tersini söylüyor bunun
Hasta bakıcının suratını görmem elektro şoka girmeme yetiyor da artıyor bile
Şehir ceyranını boşa harcamayınız efendim
Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım
Bu yelpazem insanın yüzü oldu bazen sevdiğim bir kitapta altını çizdiğim bir cümle bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını yaşamak bazen de denizin köpürdeyen mavi kaosunda eritmekti gözlerimi
Ama yetmedi
Sonuna kadar kendim olmak istedim
Evreni kanatmak pahasına
Sanatı denedim otoriteye karşı çıkanların birbirine karşı imgelerle iktidar olma çabası
Polis olun efendim daha saygın
İnsanın kendi olabileceği tek yer gece ve kalbidir dedim
Sonra insan yalnızken kendisidir diye de uzattım
Ama insanın ruhuna o izinsiz girişleri yok mu beni delirtiyor
Sevgilim beni ne kadar seviyorsun
Felsefe yapma aşka gel kendine gelirsin der
İnsanları olduğu gibi kabul et mutlu olursun lar ve bunun gibi
İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları bu gizli sömürüyü bu öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım?
Bu hem İsa’ya hem Edip Cansever’e hem kendime yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne ihanet etmiş olmaz mı?
Hepimiz deliyiz
Akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda tımarhaneye kapatılırız
İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar usta tanrım
Bense akıllı taklidi yapmaktan bıktım
Normal olmaya çalışmak deli olmaya çalışmaktan daha zor
Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum
Babam olabilir diyorum, lise ikide beni derste kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı padişahı tarihçi dördüncü Ali Bey’de olabilir
Aşk inlemelerimi sürekli dedirten Aysel de olabilir beni delirten
Kısacası beni insanlar delirtti diyebilirim
Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını isterdim
Karanlık yağmurun müziğiyle
Beni çıldırtma hakkını insanlardan geri almalıyım
Beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım
İntihar fikri gene tanrım olmuştu
Aynadaki yüzüme tükürüp silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük çukurca camisine gittim
Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm
Gerginlik caminin duvarlarını patlatacak kadar büyüktü
Fazla vaktinizi almayacağım
Haklı olarak aşırı öfkelenip üzerime saldıran bir dindar bacağımdan vurup suküneti sağladım
Şair Mendoza’nın “Acı Çekene Saygı” şiirini okumaya başladım
Tanrıyla aynı fikirde değilim
İntihar edenlerin cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına katılmaktan
Bıktığında ruhum
İntihar edeceğim bende denenmemiş bir yolla
Ben ateist değilim
Babasıymış gibi tanrıya küsen bir çocuğum
Eğer tanrı intihar edenleri ve Nietzsche’yi
Cehenneme gönderirse cehennemde yanmayı tercih ederim bende
Ben tanrı olsam
Peygamberler göndermez direkt konuşurdum insanlarla
Ben tanrı olsam intihar ederdim insanlarla birlikte acı çekmeyi öğrenemediğim için
Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü
O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye başladı
Dur dedim dur, dinle beni
Allah’ın kendin olduğunu anlayıncaya kadar hep acı çekeceksin dedi usulca
Bu sözleri dikenli bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyorlardı
Sonrası buradayım işte
Dışardayken bir söz vermiştim kendime
Onlar ne yaparsa ben tersini yapacağım diye
Onlar sanattan mı nefret ediyor
Ben inadına Mozart dinleyeceğim
Ölü yazarlarla dostluk kuracağım
7.Mühürü, Son Baharı ve Seven izleyeceğim
Sonuç, insanın tanrıya inancını kaybetmesinden daha kötü olan bir şey varsa o da insanlığa olan inancını kaybetmesidir
Siz insansanız ben insan olmayı reddediyorum
Deli olmam güllerle birlikte açmama, zamanın dışına taşmama engel değil
Burada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol yararlanıyorum
Geçen gün bağırmaya başladım
Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler, ben ettiremedim tımarhanedeyim
Güldüler
Deliliğiniz sizi özgürleştiremiyorsa hala akıllısınız demektir dedim
Güldüler
Şehir ceyranına bağladılar beni
Güldüler
Zaman geçti
Aklın fazlası cehennem dedim
Güldüler
Artık çıplakken hiçbir şey söylemiyorum
Kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi
Gidecek başka bir bedenleri olmadığını da anladılar en sonunda
Buradan çıkmama az kaldı
Geçen de kendi kendime Cemal dedim Cemal ismim Cemal bu arada
Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en tehlikeli şeyini sevmeyi öğrenmelisin
İnsanı
Buna kendini sevmeyi öğrenmekle başlayabilirsin
Hak verdim Cemal’e güzel konuşuyordu, inandım ona
Yeryüzünde insanlar tarafından kanatılmamış hiçbir sözcük olmadığını bilsem de dünyaya aşık olmayı yeniden deneyeceğim Cemal’e
borcumu ödeyeceğim
Az kaldı bekleyin
Not: Bold olarak belirtilen satırlar hem anlatım olarak hem de taşıdıkları anlam bakımında kıskandığım cümlelerdir. Keyifli hafta sonları...
Betül KARA
02:16, Cumartesi
15 Ocak 2011
Yazı Süveyda Ölüdeniz' e ait. Süveyda, 35 yaşında Çanakkale’den katıldığı farklı bir öykü yarışmasında birinci seçildi. ‘Kanatılmış Sözcükler Kitabı’ adlı öyküsünü ve onu farklı kılan; Şizofreni Dernekleri Federasyonu tarafından şizofren hastaları arasında düzenlenen bir yarışmada birinciliği alması. Çok fazla sözle sizi yormadan hikayeyi paylaşmak isterim.
Ben deli değilim
Benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar
İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım, yanılmışım
Delirmeye bile hakkınız yok burada
Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabed değil midir?
Değilmiş
İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi
Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil miyim?
Bunun için kapatmadınız mı beni buraya?
Elektro şoklar tersini söylüyor bunun
Hasta bakıcının suratını görmem elektro şoka girmeme yetiyor da artıyor bile
Şehir ceyranını boşa harcamayınız efendim
Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım
Bu yelpazem insanın yüzü oldu bazen sevdiğim bir kitapta altını çizdiğim bir cümle bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını yaşamak bazen de denizin köpürdeyen mavi kaosunda eritmekti gözlerimi
Ama yetmedi
Sonuna kadar kendim olmak istedim
Evreni kanatmak pahasına
Sanatı denedim otoriteye karşı çıkanların birbirine karşı imgelerle iktidar olma çabası
Polis olun efendim daha saygın
İnsanın kendi olabileceği tek yer gece ve kalbidir dedim
Sonra insan yalnızken kendisidir diye de uzattım
Ama insanın ruhuna o izinsiz girişleri yok mu beni delirtiyor
Sevgilim beni ne kadar seviyorsun
Felsefe yapma aşka gel kendine gelirsin der
İnsanları olduğu gibi kabul et mutlu olursun lar ve bunun gibi
İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları bu gizli sömürüyü bu öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım?
Bu hem İsa’ya hem Edip Cansever’e hem kendime yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne ihanet etmiş olmaz mı?
Hepimiz deliyiz
Akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda tımarhaneye kapatılırız
İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar usta tanrım
Bense akıllı taklidi yapmaktan bıktım
Normal olmaya çalışmak deli olmaya çalışmaktan daha zor
Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum
Babam olabilir diyorum, lise ikide beni derste kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı padişahı tarihçi dördüncü Ali Bey’de olabilir
Aşk inlemelerimi sürekli dedirten Aysel de olabilir beni delirten
Kısacası beni insanlar delirtti diyebilirim
Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını isterdim
Karanlık yağmurun müziğiyle
Beni çıldırtma hakkını insanlardan geri almalıyım
Beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım
İntihar fikri gene tanrım olmuştu
Aynadaki yüzüme tükürüp silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük çukurca camisine gittim
Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm
Gerginlik caminin duvarlarını patlatacak kadar büyüktü
Fazla vaktinizi almayacağım
Haklı olarak aşırı öfkelenip üzerime saldıran bir dindar bacağımdan vurup suküneti sağladım
Şair Mendoza’nın “Acı Çekene Saygı” şiirini okumaya başladım
Tanrıyla aynı fikirde değilim
İntihar edenlerin cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına katılmaktan
Bıktığında ruhum
İntihar edeceğim bende denenmemiş bir yolla
Ben ateist değilim
Babasıymış gibi tanrıya küsen bir çocuğum
Eğer tanrı intihar edenleri ve Nietzsche’yi
Cehenneme gönderirse cehennemde yanmayı tercih ederim bende
Ben tanrı olsam
Peygamberler göndermez direkt konuşurdum insanlarla
Ben tanrı olsam intihar ederdim insanlarla birlikte acı çekmeyi öğrenemediğim için
Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü
O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye başladı
Dur dedim dur, dinle beni
Allah’ın kendin olduğunu anlayıncaya kadar hep acı çekeceksin dedi usulca
Bu sözleri dikenli bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyorlardı
Sonrası buradayım işte
Dışardayken bir söz vermiştim kendime
Onlar ne yaparsa ben tersini yapacağım diye
Onlar sanattan mı nefret ediyor
Ben inadına Mozart dinleyeceğim
Ölü yazarlarla dostluk kuracağım
7.Mühürü, Son Baharı ve Seven izleyeceğim
Sonuç, insanın tanrıya inancını kaybetmesinden daha kötü olan bir şey varsa o da insanlığa olan inancını kaybetmesidir
Siz insansanız ben insan olmayı reddediyorum
Deli olmam güllerle birlikte açmama, zamanın dışına taşmama engel değil
Burada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol yararlanıyorum
Geçen gün bağırmaya başladım
Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler, ben ettiremedim tımarhanedeyim
Güldüler
Deliliğiniz sizi özgürleştiremiyorsa hala akıllısınız demektir dedim
Güldüler
Şehir ceyranına bağladılar beni
Güldüler
Zaman geçti
Aklın fazlası cehennem dedim
Güldüler
Artık çıplakken hiçbir şey söylemiyorum
Kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi
Gidecek başka bir bedenleri olmadığını da anladılar en sonunda
Buradan çıkmama az kaldı
Geçen de kendi kendime Cemal dedim Cemal ismim Cemal bu arada
Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en tehlikeli şeyini sevmeyi öğrenmelisin
İnsanı
Buna kendini sevmeyi öğrenmekle başlayabilirsin
Hak verdim Cemal’e güzel konuşuyordu, inandım ona
Yeryüzünde insanlar tarafından kanatılmamış hiçbir sözcük olmadığını bilsem de dünyaya aşık olmayı yeniden deneyeceğim Cemal’e
borcumu ödeyeceğim
Az kaldı bekleyin
Not: Bold olarak belirtilen satırlar hem anlatım olarak hem de taşıdıkları anlam bakımında kıskandığım cümlelerdir. Keyifli hafta sonları...
Betül KARA
02:16, Cumartesi
15 Ocak 2011
15 Şubat 2010 Pazartesi
Sizin Sevgi Diliniz hangisi?
Bugün yazmaya karar verdiğim şey daha önce okuduğum bir kitaptan. Sevgi dilleri... Lisedeyken okumaya çalıştığım ama ne yalan söyleyeyim okurken sıkıldığım bir kitaptı. Tabi yaş küçük anlamıyor insan ilişkilerinden daha. Ergenlikten yeni çıkmış ben her şeyi bilirim insan kıvamında bir gençtik biz de. Ha keza şimdi çok mu anlıyorum insan ilişkilerinden gayet tabi HAYIR!
O yüzden bu okuduğum kitabı sizlerle de paylaşmak istedim. Benimkinin fiziksel temas olsuğunu düşünüyorum. Bakalım sizin sevgi diliniz neymiş?
Genelde ‘biz birbirimizi sevdik ve aldık, flört dönemimiz oldu ama ben bunun böyle olduğunu bilmiyordum’, ‘vay hain demek bana bunu da yapacaktı’, ‘nasıl olur ben bu adama kanabilirim’, ‘ama ne yapabilirim ki bana hep iyi olduğundan bahsetmişti nişanlı olduğumuz yıllarda bunlara kızmazdı şimdi nasıl olur anlamıyorum’ gibi cümlelerle pek sık karşılaşırız. Bunların kendimize göre bir açıklaması vardır tabi, ama acaba ‘doğru dili’ konuştuğumuzdan emin miyiz?
İşte Garry Chapman, yılların tecrübesiyle mutluluk yolunu arayanlara ‘5 Sevgi Dili’ni sunuyor...
5 SEVGİ DİLİ
Sevgi deposunun dolu tutulması gerekmektedir. İnsanlardaki sevgi oluşumu işte bu deponun varlığına bağlıdır. Aşık olan kişi sevdiği kişini mükemmel olduğu illüzyonuna sahiptir. Aşık olma deneyimi 3 nedenden dolayı gerçek sevgi olmadığı sonucuna varmış Dr. Peck.
a) Aşık olma iradi bir fiil veya bilinçli bir seçim değildir.
b) Aşık olmak gerçek sevgi değildir,çünkü çaba göstermeden yaşanır.
c) Aşık olan kişi diğer kişinin gelişimine yardımcı olmakla gerçekten ilgili değildir...
5 sevgi dilini aşağıya sıraladıktan sonra konu açıklamalarına geçeceğiz. Önce bu dillerin nasıl olduğu konusunda sizler tahminde bulunun.
(1) ONAY SÖZLERİ
(2) NİTELİKLİ BERABERLİK
(3) HİZMET DAVRANIŞLARI
(4) ARMAĞAN ALMA
(5) FİZİKSEL TEMAS
Yukarıdaki sıralanan maddeler 5 sevgi dilinin varlığından bahsediyor ve sanırım bunların neler olduğunu merak ediyoruz.
(1) ONAY SÖZLERİ
Antik İbrani bilgesi, Solomon "Dil; yaşamın ve ölümün gücüne sahiptir. Kaygılı bir yürek insanı bunaltır; ama sevecen bir söz onu neşelendirir." demiş. Sözlü iltifatlar ve takdir sözleri sevgiyi güçlü şekilde iletir.
-Bu kıyafetle çok şık görünüyorsun...
-Ooo ! Bu elbiseyle çok hoş görünüyorsun...
-Bu dünyada patatesi en iyi pişiren kişi sen olmalısın...
Sevginin hedefi,istediğiniz bir şeyi elde etmek değil,sevdiğiniz insanın saadeti için bir şey yapmaktır. Bununla birlikte şu bir gerçektir ki onaylayıcı sözler aldığımızda karşılıkta bulunmak için güdülenmemiz çok daha muhtemeldir. Onay sözlerinde;
*Cesaret verici sözler: Duyguları sezinlemeyi ve dünyayı eşinizin gözüyle görmenizi sağlar.
*Sevecen sözler: "Seni seviyorum" cümlesi buna bir örnek bu tür durumlarda da eşiniz genellikle sesinizin tonuna yüklenmiş olan mesajı yorumlayacaktır. Kullandığınız kelimeleri değil, konuşurken tavrınız ve ses tonunuz çok önemlidir.
*Alçak gönüllü sözler: Ricalarda bulunmak, takdir edilmek...
-Pardon hanım efendi 2 dakikanızı alabilir miyim?
Ricalar iletişime yön verir ve kişinin kendisinin önemli olduğunu hissini verir.
(2) NİTELİKLİ BERABERLİK
Nitelikli beraberlikte bütün dikkatimizi kiminle berabersek ona vermemiz gerekmektedir. Kanepeye birlikte oturup, beraberce TV izlemek mi? İzlemek değil, televizyonu kapatıp, tüm dikkatlerimizi toplayıp, birbirimize bakmamızdır. Birbirini seven 2 gençle, bir karı-kocanın aynı ortamda otururken bile davranışları farklıdır. Çıkan gençler göz bebeklerinin içine bakar, dışarıdaki ortam 2. plandadır.Çünkü bu ilişkide önemli olan beraberlikleridir. Karı-kocada ise biri mutlaka dışarıyı izliyordur bunlardan beklenen davranış nedir? Garsona bakar, başka müşterilere bakar. Nitelikli beraberlik yoktur onlarda. (Bu verilen örneğin istisnası olmakla birlikte tecrübeyle de sabittir. Zira olayın tam tersine bizzat şahit olmuş bir bünyeyle muhattapsınız.) Nitelikle beraberlikler;
*Birliktelik: Bedensel yakınlık demek değildir. Bu noktada odaklanmak önem arz etmekte. Yani hem dikkatimizi hem de ruhen yakınlık ve birlikteliğimizi sağlamak.
*Nitelikli sohbet : İki bireyin deneyimlerini, düşüncelerini, duygularını ve arzularını dostça ve rahatsız edilmeyecekleri bir ortamda paylaştıkları anlayışına dayanan diyalogdur.
Nitelikli Sohbet Ve Nitelikli Beraberlikte Dikkat Edilecek Hususlar:
1) Eşiniz konuşurken göz temasını sürdürün. (Eşinize tüm dikkatinizi verdiğinizi anlatır.)
2) Eşinizi dinlerken başka bir şeyle meşgul olmayın. (Başka bir şey yapmayın.)
3) Duyguları dinlemesini öğrenin. (Haklı olduğunuz belli olacaktır.)
4) Vücut dilini gözlemleyin. (Sıkılmış yumruklar, titreyen eller, gözyaşları.)
5) Sözünü kesmeyin. (Araştırmalar bir insan en fazla karşısındakinin sözünü kesmeden yalnızca 17 saniye kalabileceğini görmüşler. Ancak kişi susması gerektiğini bildiği zamanlar bu süre uzar ve susma süresi susana bağlı olur.)
*Konuşmayı öğrenmek: Eşinizle konuşmayı öğrenmeniz gerekmektedir. Mümkün olduğu kadar da eşinizle sohbete girmekten kaçınmayın. İki kişilik tipi vardır. Bunlardan birincisi Ölü Denizdir: İsrail'de Galileo Denizi, Jordan nehri yolu ile güneye ölü denizine akar, alır; fakat vermez. Bu kişilikte alır kesinlikle vermez. Bilgisi vardır paylaşmak istemez suskundur. İkincisi ise Çağlayan çayıdır. Gözden veya kulaktan her ne girerse ağızdan dışarı çıkar ve ikisi arasında nadiren 60 sn. vardır her gördüğünü ve işittiğini anlatır.
*Nitelikli faaliyetler : Birinizin veya her ikinizin ilgi duyduğu her şeyi içerir. Vurgu ne yaptığınız üzerinde değil, neden yaptığınız üzerindedir. Amaç birlikte şey yapmak ve bu yaşantıyı "bana değer veriyor". İmajını vermektir.
(3) ARMAĞAN ALMA
Armağanlar sevginin görsel sembolleridir. Kriz zamanlarında fiziksel varlığınız eşinize verebileceğiniz en güzel armağandır. Armağanın pahalı olması gerekmez. Nede her hafta verilmesi gerekir. Bu yüzden armağan insanın ilişkilerinde,kendisinin diğer kişinin karşısında kıymetli olduğu izlenimimi verdiği için etkili olacaktır. Bu armağanlar eşinizi ve arkadaşınızı daha iyi tanıdıktan sonra çeşitliliği artacaktır. Bazen bakarsınız bir tatlı söz, bazen bakarsınız bir öpücük,bazen de akşam yemeği bazen de mahallenin çiçekçisinden alınmış kırmızı bir gül armağan için yeterli olacaktır. Ayrıca armağan; verdiğiniz kişide sizi de hatırlaması ve unutmaması ihtimalini verdiği için,ilişkiniz ve sevginiz de hatırlanacak olması yönünden çok önemlidir.
(4) HİZMET DAVRANIŞLARI
Hizmet davranışları ile eşinizin,yapmanızdan hoşlandığı şeyleri yapmayı kastediyorum. Ona hizmet ederek,onu memnun etmeye onun için bir şeyler yaparak ona sevginizi ifade edersiniz, yemek pişirmek,masayı hazırlamak,bulaşıkları yıkamak,evi süpürmek,çöpleri dökmek,bebeğin bezini değiştirmek,odayı boyamak,ütü ütülemek vs. bu gibi durumlarda kişi kendisinin sevildiğini kendisine ve ortamına hizmet edildiği zaman anlar. Ricalar sevgiye yön verir ama talepler sevginin akışını durdurduğu için isteklerinizde rica etmeyi ihmal etmeyiniz.
(5) FİZİKSEL TEMAS
Çocuk gelişim alanlarında çok sayıda araştırma şu sonucu vermiştir. Kucaklan an ve öpülen çocuklar uzun zaman süreçlerinde fiziksel temastan mahrum bırakılmış çocuklara nazaran daha sağlıklı bir duygusal yaşam geliştiriyorlar. Fiziksel temas evlilikte sevgiyi iletmek için güçlü bir araçtır. Öpme,sarılma,cinsel ilişki,fiziksel temasta ileti güçlüdür. Dilin ucu,parmakların ucu, burun ucu dokunmaya çok duyarlı olan yerlerdir. Ama omuzların arkası en az duyarlı olan yerlerdir. Fiziksel temas 2 ye ayrılır,
a) Örtülü temas: Vücudunuzu çaktırmadan sürtmek,elini omzuna koymanız.
b) Aşikar temas: Bilerek temastır. Masaj elle tutma masaj vs.
El tokalaşmaları da bir nevi teminattır. Vücut dokunulmak için vardır. Kriz zamanlarında neden iç güdüsel olarak,birbirimiz kucaklarız. Çünkü fiziksel temas sevgiyi güçlü olarak ilettiği için.
NOT:Yukarıda saymış olduğumuz 5 sevgi dilini iyice anlamış bulunuyorsunuz ama burada unutulmaması gereken en önemli nokta,her insanın farklı sevgi dili olacağıdır. Eşiniz için 1. sevgi dili nitelikli beraberlikken arkadaşınız için de 1.sevgi dili onay sözleri olabilir. Erkek için 1. sevgi dili hizmet davranışları iken kadın için armağan alma 1. sevgi dili olacaktır.
KAYNAK : 5 SEVGİ DİLİ (Garry Chapman)
Betül KARA
22:30
16 Şubat 10, Salı
16 Ocak 2010 Cumartesi
Yakın Tarih-3
Bugün elime geçen mailin son bölümünü sizlerle paylaşacağım. Bu bölümü paylaşmadan hemen evvel şu sıralar çok popüler olan facebook sosyal ağında çok popüler olan bir video var onu izledim. Özlediğimiz bir tavır ve duruş sergileyen bir milletvekilinin TBMM'deki konuşmasının videosu. Yazı sonunda da sizlerle onu paylaşmak istiyorum. Mayıs 1997 YAŞ toplantısında "160 subayın irtica bağlantısı nedeniyle ordudan atılması", başbakan Erbakan'a onaylaması için " dayatıldı". Bu uygulama, ordu içindeki Gladio'yu, yani ABD görevlilerini temizlemek anlamına geliyordu çünkü kontrgerilla, artık “Fethullahçı Gladio”ydu. 28 Şubat kadrosu içinde "ABD'nin Truva Atı" ol an bir de general vardı: Çevik Bir. Çevik Paşa da hemen sonra TSK tarafından sessizce tasfiye edildi ve sadece bu nedenle bile, "İrtica", 2002 yılı sonuna kadar iktidara el koyamadı. 1994-1998 arasında genelkurmay başkanı olan Org. Karadayı şunları yaptı: ABD ve NATO yuvalanmasını, yani kontrgerillayı genelkurmay karargahından çıkardı. Özel Kuvvetlerin ulusal amaçlar için kullanılmasına yönelik önlemleri geliştirdi. Özel Harp subayla rımızın Çin'in Uygur bölgesinde ve Çeçenistan'da "kullanılmasına" engel oldu. 1998 yılında genelkurmay başkanı olan Org. Kıvrıkoğlu, ABD'nin bölge ülkeleri için tehdit oluşturduğunu "açık bir dille" belirtti. Kıvrıkoğlu, Washington ziyaretini iptal etti ve NATO döneminde "ABD'yi ziyaret etmeyen ilk ve tek Genelkurmay Başkanı" olarak tarihe geçti. ![]() Kıvrıkoğlu, "28 Şubat'ı BİN YIL sürdürmeye kararlıyız" diyen komutandı. Demek istediği aslında, "ABD tehdidine karşı, bin yıl da sürse direnilecek" olduğuydu. Mesajı alan ABD, aynı sözcüklerle yanıt verdi: BİN YILIN MEYDAN OKUMASI (MILLENIUM CHALLENGE 2002) ! ABD, "bu" isim altında, 24 Temmuz 2002'de Nevada çölünde Türkiye'yi işgal tatbikatı yaparak "gözdağı" verdi. |
Bu, "ABD tarihinin" en büyük askeri tatbikatıydı.
ABD'nin yarı resmi
ajansı olan ASSOCIATED PRESS,
"tatbikatın Türkiye'yi işgal senaryosu üzerine kurulu olduğunu"
açık açık yazdı.
Tatbikat senaryosu alabildiğine ilginçti.
Assoc. Press'e göre, tatbikatın resmi senaryosu şu şekildeydi:
Türkiye'de bir "deprem" oluyor (!) ve TSK, “karışıklığı önlemek için” yönetime el koyuyordu.
Bunun üzerine ABD Deniz Kuvvetleri önce Kıbrıs'ı kuşatıyor ve "96 saat içinde" "hede
f ülkeyi" işgal ediyordu.
"96 saat", TSK'nın bir dış saldırıya karşı hazırlanması için gerekli olan minimal süredi
rve bu süre, TSK tarafından "kozmik sır" düzeyinde saklanıyordu (saklandığı
“sanılıyordu”).
Tatbikatta işgal sü
resi olarak "96 saat" seçilerek,
"hedef ülkenin Türkiye olduğu", "anlayan kişilere"
anlatılıyordu...
O dönemde Dışişleri Bakanı olan Gül,
.jpeg)
2 Nisan 2003 günü ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Ankara'da 2 sayfa 9 maddelik bir
"gizli anlaşma" yaptığını itiraf etti.
mayacağını", "gizli olduğunu" söyledi.Gül, anlaşma içeriğini "açıklaya
13 Temmuz 2003'de Doğu Perinçek bu gizli anlaşmanın maddelerini açıkladı.
Birinci madde:
"TSK ve ÖKK 4 ay içinde Kuzey Irak'tan çekilecek"
şeklindeydi.
Gül'ün yaptığı bu gizli anlaşmadan
3 ay sonra,
ABD ordusu "Türk askerinin başına çuval geçirdi".
"Çuval geçirme" eylemi, gizli anlaşmanın uygulanması için bir "ihtar"dı.
Başbakanımızın o günlerde kullandığı

"Müzik notası"
vecizesi, yine,
"anlaşmanın uygulanması gerektiğine"
ilişkin TSK'ya yönelik bir uyarıydı.
"Biz anlaşma yaptık,
Kuzey Irak'tan çık artık" diyordu Başbakan, TSK'ya.
ABD Savunma Bakanı Rumsfeld'in,
"Çuval olayı"ndan sonra Başbakan Erdoğan'a gönderdiği mektupta şöyle deniyordu:
"TSK (ÖKK kastediliyor) Kuzey Irak'ta sizin bilginiz haricinde eylemler yapmaktadır"
Rumsfeld, çuvalı "Erdoğan'ın değil",
"TSK'nın başına geçirdiklerini" böylelikle anlatarak,
Başbakan Erdoğan'ın "içini rahatlatmak" isti
yordu.
Ulusal devlet ve Kemalizm karşıtı açıklamalar yapan, Milli Egemenlik ve Milli Güvenlik kavramlarının "artık geçersiz olduğu" açıklamalarını yapan Org. Hilmi Özkök, böylece, tarihe "başına çuval geçirilen komutan" olarak kaydedildi.
Buna ses çıkarmadı, böylece "Ergenekoncu" olarak suçlanmaktan kurtuldu.
"Başına çuval geçirilmesi"ne
ve Kuzey Irak'tan çıkarılmasına rağmen
"akıllanmayarak" sınır ötesi harekatta ısrar eden
TSK'ya karşı,
Org. Torumtay zamanından beri hazırlanmakta olan organizasyon
artık açığa çıkarılacaktı ve düğmeye basıldı.
"ABD'ye direnen
5 Genelkurmay Başkanı"
ve
destekleyici tüm unsurlar
"Ergenekon çetesi"
olarak suçlanacaktı.
Suçlama belgeleri aslında çoktan hazırdı,
ama Org. Özkök "Ergenekoncu olmadığından",
onun görev süresince organizasyon "uykuya" yatırılmıştı.
Organizasyonun
uykudan uyandırılmasının ilk işareti Org. Büyükanıt'a karşı kullanılan "Şemdinli olayı"dır.
O günlerde, Büyükanıt "çete kurmakla" suçlandı fakat sonuç alınamadı.
Fehmi Koru, "Taha Kıvanç" imzasıyla Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan
30 Nisan 2001 ve 1 Mayıs 2001 tarihli yazılarında
"Yeniden kurulsun diye hakkında rapor hazırlanan Ergenekon,
çok kapsamlı, bir partiyle irtibatı bulunmayan,
'devleti yapılandırma' amaçlı bir örgüt" demektedir.
Koru, yazısında 24 sayfa olduğunu söylediği bu dokümanın
sonunda yazanın adının bulunduğunu da belirtmektedir.
Ne var ki, şimdi bu “masum” tanımlamadan vazgeçilmesi,
daha büyük ve kapsamlı bir düzeneğin çalıştırılması zorunludur.
Bu,
günümüzde devam eden
Ergenekon davasıdır.
ABD'nin belirli-belirsiz "her tür" desteğiyle iktidara gelen AKP,
Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ABD'ye
"sorun çıkarmadan"
eş başkanlık yapabilmek için,
başta TSK olmak üzere tüm ulusalcı güçleri saf dışı etmek zorundadır.
Plana göre, bu dava sürecinde komutanlar yıldırılacak ve
"1991 öncesinde olduğu gibi"
ABD ile tam uyumlu olarak görev yapmaları sağlanacaktır.
AB'nin de "bir kriter" olarak dayattığı gibi,
TSK
"sivil otoriteye"
tabi olacak,
kendisine Atatürk tarafından verilmiş olan
"ulusal bütünlüğü ve laik cumhuriyeti koruma"
görevini unutacaktır.
"AKP sivil darbe ile değil, seçimle geldi"
itirazı yapacak olanlara da şunları söylemeliyim:
CIA'nın yan kuruluşu Rand Corporation'un yayın organlarında
ve
ABD strateji merkezlerinin hazırladıkları raporlarda şöyle deniyor:
"ABD artık ANAP ve DYP gibi partilerle Türkiye'yi kontrol edemez,
Fazilet Partisi'nin başına yenilikçi kanadın geçmesi,
Tayyip Erdoğan'ın Başbakan
, Abdullah Gül'ün de Dışişleri Bakanı olması halinde
ABD Türkiye'yi kontrol altında tutmaya devam edebilir."
20 Ekim 1996, Abramowitz:
"Erdoğan, Erbakan'ın yerini almalıdır"
(bu tarih, 3 Kasım 2002 seçimlerinden “6 yıl” öncesidir !)
Tüm bu yazılanları; yazılandan da öte yaşanmış gerçekleri okuduktan sonra "Tanrı Türk'ü korusun ve yüceltsin!" demek düşüyor bana da. Bir gün gelir ki birileri kerelerce olduğu gibi bu milletin ayağa kalkmasını ve hesaplar sormasını sağlar, sağlayacaktır. Atanın dediği gibi bu millet ilelebet payidar kalacak.


Betül KARA
14:43, 16 Ocak 10
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






